
Doğru cevaplar için, doğru sorular sormak gerekir. Bir de, cevapları doğru yerde, doğru şekilde aramak gereklidir. Kâinatın hakikatini keşfedebilmek için, kâinata doğru açıdan bakmamız
gerekiyor. Size basit bir misal vereceğiz. Zamanda 50 sene geriye gidip, daha önce hiç cep telefonu görmemiş ama zamanının en bilgili bir insanının eline tablet özellikli, büyük ekran, gelişmiş bir cep telefonunu kapalı olarak verelim. Herhâlde sağına soluna bakar, ne olduğunu anlamaya çalışır, durur. Ne işe yaradığını bile anlayamaz.
O bilgili adam cep telefonu karşısında, bir mağara adamı gibi kalacaktır. İlk defa gördüğümüz bir eşyayı kullanmak, ne işe yaradığını keşfetmek, herkes için zordur. Zorluk, bilmemektedir. Bakınız, püf
noktası burada. Yoksa on yaşındaki bir çocuk o cep telefonunu eline alır, açar ve internete girer, video izler, oyun oynar, fotoğraf çeker, müzik dinler. Evet, kullanmakta zorluk yok. Zorluk, nasıl kullanacağını ve o eşyanın ne olduğunu bilmemektedir. Şimdi, o adam önündeki bu cisme şaşkın şaşkın bakarken biri gelse, bu nesnenin ne işe yaradığını anlatsa, nasıl kullanacağını tarif etse, doğru söylediği nereden anlaşılır acaba?
Örneğin diyor ki: “Bu gördüğün cihaz, dünyanın öbür tarafındaki eşyaların ve insanların ses ve görüntülerini, sanki yanındaymışsın gibi sana dinletmekte ve göstermektedir. İnsanların birbirleriyle haberleşmeleri ve daha pek çok iş görmesi için üretilmiştir. İşte kullanım kılavuzu da bende. Onu oku, cihazı ve özelliklerini incele, doğruluğunu anlayacaksın.” İşte, tarif edici zatın sözünü dinledikten ve kullanım kılavuzunu okuduktan sonra, elindeki nesneye artık farklı bir gözle bakmaya başlayan o adam, telefonun gerçekten de kendine söylenen o işleri, gözü önünde maharetle yaptığına şahit olsa, tarif edicinin ve kılavuzun doğruluğundan şüphe eder mi hiç?
Temsilde kusur olmasın, aynen bu misal gibi, içine düştüğümüz bu kâinatın “ne işe yaradığını ve ne olduğunu” anlamaya çalışırken, bir tarif edici, elinde kâinatın kılavuzuyla birlikte geliyor. Diyor ki: “Bu gördüğünüz âlem, sizin için yapılmış, sizin için süslenmiş, size ikram için böyle sanatlı yapılmış, sizin seyretmeniz için böyle ihtişamlı kurulmuştur. Âlemdeki her şey size hizmet etmek için emrinize verilmiştir. Eğer siz, bu yerin manalarını ve gayelerini anlayıp, takdir eder ve yapılış maksadına uygun hareket ederseniz, başka ve çok daha güzel ve ihtişamlı bir seyir ve ziyafet yerine, daimî kalmak üzere gönderileceksiniz.”
Tarif edici Peygamberimize(sav), kâinatın kılavuzu da Kur’an- ı Kerim’e işarettir. Şimdi bu gözle kâinat sarayına bakıyoruz. Yeryüzünü süsleyen sanat harikası çiçeklere bakıyoruz, midemize türlü çeşit tatlar veren yiyeceklere, aklımızı hayran bırakan gökyüzünün ihtişamına dikkat ediyoruz. Meyvelere bakalım görüntüsü gözümüzün hoşuna gidiyor, tadı ağzımızın hoşuna gidiyor, yediğimizde vücudumuzu besliyor. Bu özellikler bizim için özel olarak ikram edildiğini göstermektedir.
Çamurlu bir topraktan ve kuru bir odun parçası gibi dallardan, âdeta ellerini uzatıp bizlere “Alınız, teşekkür ederek yiyiniz” dercesine gelen o yiyeceklerin bu kadar ihtiyacımıza göre, bu mertebe çeşit çeşit damak tadımıza hitap edecek güzellikte olması şart mıydı? Etrafımıza baktığımızda gördüğümüz nehirler, denizler, dağlar, ağaçlar, çiçekler, yıldızlar…
Herkes tabiat manzaralarını “çok güzel” olduğu gerekçesiyle tablo halinde etrafa asmıyor mu seyretmek için? Her sanatlı eser, bir sanatkârı gerektirir. Bu “gerçek tabloların ressamı” yok mu gerçekten. Bu dünya gerçekten de bizim için mi süslenmiş ve hazırlanmış! Eğer dünyamız, içinde ağırlandığımız bir misafirhane değilse ve her şey tesadüflerin oyuncağıysa, o zaman bizim için özel olarak hazırlandığını gösteren bir özelliğe ve bize hizmet ettiğini bildiren bir vaziyette olmaması gerekirdi.
Her yerde “tarif edicinin ve kılavuzun” bildirdiği aynı vazifeleri, bildirildiği aynı şekil ve tarzda, canlı ve cansız unsurlarıyla gözümüzün önünde icra eden, tüm bir kâinat yok mu? Güneş, Kur’an’ın bildirdiği gibi, göğümüzde bir lamba görevi görmüyor mu? Ay bir gece lambasından daha mı az gözümüzün zevkini okşuyor? Kapıya bırakılan bir çiçek buketine tebessüm etmek, gönderenin kim olduğunu aramak ve merak etmek anlamlı da, koca dünyayı her baharda bir çiçek buketine çeviren faaliyetin sahibini sormak mı anlamsız?
Böyle düşünebilmek, görünen eşyanın ifade ettiği zarurî manaları inkâr etmek ve güneşin karşısında inatla göz kapamak ile mümkün olabilir. Tabiattaki oluşumun “rastgele ve kendiliğinden meydana gelmiş bir şekil” olduğunu iddia edebilmek ve “üstünde çalışılmış bir sanat” olduğunu inkâr edebilmek için, sanatsız olduğu iddia edilen ve tabiattan kopyalanan tabloların da sanatsız ve kıymetsiz olduğunu kabul etmek gerekmez mi? Hiçbir akıl ve vicdan sahibi bunu kabul edemez vesselam.