
Şöyle bir ateist görüş var: “Günlük hayatta geçerli olan, ‘sanatlı her eserin bir sanatkârı vardır’ mantığını, organik canlılara veya tabiata kıyaslayıp, yaratıcının varlığına delil yapmak için kullanamayız.” Fakat durum asla böyle değil! Ateistik görüşe göre, organik canlıların yapılışlarının dayandırıldığı, tabiattaki cansız nesneler ve unsurlar değil mi? Zaten bir sanat eserini oluşturmak için de aynı cansız maddeler kullanılıyor. Aradaki tek fark şu: İnsanların oluşturduğu bir makine veya sanat için akıllı, şuurlu, ilim ve irade sahibi bir insan gerekiyor.
Tabiattaki canlıların ve canlı organizmaların yapımında ise, cansız atomlar çalışıyor! Elbette kör, sağır, şuursuz, cansız bir unsurun düzenli bir iş yapabilme imkân ve kabiliyetinin; akıl, irade ve şuur sahibi bir canlıya göre daha aşağıda olduğu tartışmasızdır. O cansız unsurları çalıştırdıkları iddia edilen tabiat kanunları ise; şuur, irade ve bilgi gerektiren işleri bir tarafa bırakın, maddî vücudu olmayan ve maddenin hareket ve işleyişinin yalnızca bir tarifinden ibaret olan soyut kavramlar olduklarından, hiçbir şeyin gerçek anlamda açıklaması olamazlar. Bu durumda, cansız ve şuursuz bir unsurun, aynı maddeleri kullanarak, canlı ve zeki bir unsurdan daha düzenli bir eser ortaya koyması, perde arkasında başka bir etki edici unsuru arattırır ve buna delil olur. Yani bu kıyas, doğru bir çıkarımdır.
Çünkü “bir canlının eliyle yapılan ve belli bir sanat düzeyi olan eser”, bir sanatkârı gerektirirse; “bir cansızın üstünde ortaya çıkan bir sanatın” ise öncekine nispeten daha yüksek düzeyde olması, çok daha kuvvetli bir şekilde bir sanatkârı gerektirir. Gerçi dikkate alınması gereken bir nokta da şudur: Şuurlu bir canlı eliyle ortaya çıkartılan eserdeki sanat düzeyinin, bir cansızın üstünde ortaya çıkan sanatla aynı veya daha yüksek olması durumu da hükmümüzü değiştirir nitelikte sayılmayacaktır.
O cansızın üstünde görünen eserin gerektirdiği özellikler yani ilim ve iradeyle yönlendirilmiş bir kudretle yapılmasının lüzumu nedeniyle, yine o sanatın şuurlu bir sanatkârı gerektirmesi hakikati aynı kalacaktır. Fakat özellikle, cansız unsurların eserlerine göre daha amatör kalan canlı unsurun sanatı, cansız unsurlarda görünen sanat model alınarak yapılmışsa, böyle bir durumda görünmeyen bir sanatkârın varlığına hiç şüphe kalmaz. Örnek olarak, bir ressamın bir tabiat manzarasını veya bir meyve sepetini model alarak yaptığı resmin, orijinaline kıyasla ancak düşük bir kopya olabilmesi verilebilir. Bu kıyasın kabul edilmemesi için, göz önünde görünen sanat faaliyetini inkâr
etmek gerekir.
Şimdi, şu her köşesinden hayatın fışkırdığı dünyaya, sıradanlık ve alışkanlık gözlüğünü çıkararak, dünyaya yeni gelmiş bir ziyaretçi gözüyle bakmayı deneyin. Temsildeki saraydan daha aşağı kalır yanı var mı bu kâinatın? Milyonlarca canlı türü, trilyonlarca canlı organizma ile dolu bu gezegen… Her
biri müthiş bir ekosistemin içinde, genel düzeni korumak ve işleyişi bozmamak için hassas adımlar atarak çalışan, hem gayet sanatlı, hem ileri teknolojili canlı makineler değiller mi? Bunlar ne zaman bir araya gelip konsensüs yaptılar aralarında?
Şu dünyanın dengesine ayak uydurmakta, bir arı kolonisi veya bir karınca cumhuriyetinden çok daha beceriksiz olduğumuz, insanlık olarak ortak itirafımız değil mi ki? Green Peace (Yeşil Barış-çevreci bir örgüt) neyi korumaya çalışıyor? Bu muhteşem tabiat dengesinin bozulmaması ve doğayı korumak için neden akıl sahibi insanlardan medet ummuyorlar da, hiçbir teknolojiye ve bilime sahip olmayan şuursuz hayvanların ve bitkilerin her birine olan ihtiyacımızın vazgeçilmezliğini, kendilerini zincirlere vurarak yaptıkları eylemlerle haykırıyorlar?
Madem kâinatta, ilahî vahyin bildirdiği hakikate tam tamına uygun bir vaziyet, gayet parlak ve açıkça görünüyor. Aklımızla görür gibi hükmedebiliriz ki, kâinatın görünen perdesi arkasında saklı olan hakikatinin gerçek şekli, elbette ilahî vahyin bildirdiği şekildedir, başka tarzda olamaz ve mümkün değildir.
Alıntı: Olağanüstü Bir Hazinenin Keşif Yolculuğu