
(İnsanın bu kâinata gönderilmesindeki gayesini anlamaya devam ediyoruz. Konu bütünlüğünü sağlamak için “Sen Kimsin?” serisini okuduktan sonra bu yazıyı okumanızı öneririz.) Önceki yazılarımızdaki sultan örneği ile devam ediyoruz. Sultan, halkını davet ettiği sarayda, yüksek rütbeli bir memurunu rehber ola-rak tayin ediyor. O rehber, hem sarayın sahibini, hem de sarayın içindeki sanatların ve harikalıklarını saray sahibinin özelliklerini nasıl bildirdiklerini ve ifade ettikleri manaları tarif edecektir. Sarayın kuralla-rını, tabir yerindeyse davetin protokolünü, saray sahibinin hoşnut olacağı hareket tarzını, yine saray rehberi bildirecektir.
İşte sarayın davetlilerine hitaben o rehber, saray sahibinin kendisini tanıttırmak için bu sarayı inşa ettiğini, kendisini sevdirmek için sarayı güzel sanatlar ve süslerle donatıp, ikramlarda bu-lunduğunu söylüyor. Davetlilerin de O’na kendilerini sevdirmeleri için, sanatını takdir etmeleri ve
yaptığı işleri beğenmeleri gerektiğini ifade ediyor.
Yaptığı tüm eserlerin üstüne, taklit edilmesi mümkün olmayan imzalar atan, mühürler basan saray sahi-binin, her şeyin kendi eseri olduğunun bilinmesi arzusuyla ve sarayın tek sultanı olarak kabul görmek isteğinden böyle yaptığını bizlere tebliğ ediyor. Sonra halk, iki gruba ayrılıyor: Bir grup, böyle ihtişamlı ve işleyişi düzenli, kendisi sanatlı ve ikramı cömert olan bu sarayın basit bir şey olmadığını, işin içinde büyük bir iş olduğunu düşünebiliyor ve “Acaba sırrı nedir?” diye merak ediyorlar.
Böyle bir saraya, gerçekten de bu tarzda bir rehberin gerekli olduğunu, akıl edebiliyorlar. Bu yüzden o rehberin seslenişini ve çağrısını duyduklarında, ona kulak veriyorlar. Görüyorlar ki, bütün söyledikleri aklîdir ve aklı başında olanın uyması gereken şeylerdir. Fakat aklın kendi başına bilebileceği şeyler değil-dir. Bu grup, rehberi dinleyip, söylediklerini kabul ediyorlar. Saray kurallarına da uyuyorlar.
Saray sahibi de, ettiği ikramın ve verdiği ziyafetin kıymetini takdir ederek kendisine hürmet eden ve sara-yın inşa maksadını keşfederek buna uygun hareket eden bu edepli misafirlerden memnun
kalarak, onları çok daha yüksek ve mükemmel diğer bir saraya davet ediyor ve hayal edemeyecekleri bir mutluluk diyarının kapısını onlara açıyor. Diğer grup ise, sarayın güzelliklerinin ifade ettiği mananın ne olduğu ve neden orada oldukları ve kendilerinden ne istendiği meselesiyle ilgilenmeyip;
Sadece yiyip içip, sarhoş olup, yatıp kalkıp geziyorlar. Netice olarak, böyle önemli bir davette yapılan serseriliğin cezası olarak, hapislere atılıyorlar. Saray sahibinin, sarayı yapmaktaki maksatlarının gerçek-leşmesi iki şeye bağlıdır: Birisi, rehberin varlığıdır. Eğer o rehber olmazsa, sarayın maksatları ve davetli-lerden istenilenler bilinmez. O yüksek maksatlar, boşa gider. Tıpkı, dilini bilmediğimizden kendi başımıza anlayamayacağımız bir kitabın manalarını öğretecek birinin olmaması hâlinde, o kitabın bizim için bir kâğıt parçasından başka bir anlam ifade etmeyeceği gibi.
Bu nedenle o rehber üstadın varlığı, sarayın var olma sebebi olarak görülebilir. Diğeri de, davetlilerin o rehberin sözünü dinleyip ona uymalarıdır. Davetlilerin rehberi dinlemesi de, sarayın varlığını devam et-tirmesine sebeptir. Elbette, mantıken denilebilir ki: O rehber olmasaydı, bu saray yapılmazdı. Bir anlamı olmazdı çünkü. Şimdi temsilin hakikatine geçebiliriz bir sonraki gönderide devam edilecek.
Alıntı: “Olağanüstü Bir Hazinenin Keşif Yolculuğu”