
Ruhumuz bedenimize gönderildiği anda, şu şaşırtıcı ve güzel kâinatın içinde birdenbire kendimizi buluveririz. Peki, neden buradayız, kim göndermiştir bizi ve buradan nereye gideceğiz? Biz kimiz ve bizden istenen nedir? Felsefe ve bilim, kâinatı sürekli anlamaya çalışmakta, fakat ya kesin ve net cevaplar bulamamakta ve uğraşıp durmakta ya da bulduğunu iddia ettiği cevaplar, böyle muhteşem bir kâinata yakışmayacak derecede sığ ve anlamsız kalmaktadır. Evet, böyledir. Kâinatı, sadece kendi aklını kullanarak anlamaya ve gerçeğe ulaşmaya çalışan insanın hüsranı, kaçınılmaz olmuştur ve olacaktır.
Neden akıl tek başına yolunu bulamaz acaba? Örneğin, biri sizi gizlice bayıltıp, bir ada içini kurulmuş bir tesise götürse uyandığınızda görseniz ki, tıpkı sizin gibi kendi isteği dışında adaya getirilmiş birçok insan da sizinle birlikte orada bulunuyor. Ada içinde de bir konaklama tesisi kurulmuş. Ücretsiz yemek, konaklama ve gezinti imkânları sunuluyor. Adeta bir ziyafete davet edilmişiz her birimiz.
Soruyoruz şimdi: Adada bulunanlar, ada içindeki tesisin kuruluş maksadını ve o ada içindeki tesise gönderiliş gayelerini nasıl bilebilirler? Acaba kendilerini oraya gönderenin bildirmesi haricinde, bu bilgiye ulaşmanın kesin bir yöntemi mevcut mudur? Aklı başında her insan, 0 cevapları bulmanın önemini takdir eder ve içinde bulundukları adaya getirilmelerinin nedenini merak etmenin, insan olmanın bir gereği olduğunu dava eder. Cevabı kimin vereceği ise çok nettir:
Sizi oraya gönderen ve o tesisi kuran, işleten kim ise cevabı da o verecektir. Eğer bir insan belli bir maksatla isteği dışında bir yere götürülmüşse, bu konuda söz hakkı onu oraya götürenindir. Oraya neden getirildiğini ve o insandan ne istendiğini doğru olarak bilecek ve söyleyecek yalnız odur. Başkası olamaz.
O yüzden gerçek hayattaki rehine kaçırmalarında bile, rehineleri ilk kaçırana ilk sorulan soru şudur: ”Bunu neden yaptın ve ne istiyorsun?” Bunu bir düşünün lütfen. Tabii dediğimiz gibi biz misafiriz, kaçırılmamışız, bir ziyafete davet edilmişiz. Fakat yine de, ”Bir insanın gözü kapalı olarak getirildiği bir yerde, bir ziyafet sofrasını hazır görünce, onu oraya kimin getirdiğini ve bu ikramı ona neden yaptığını merak etmesi” tam içinde bulunduğumuz bir durumu tasvir ediyor.
Önce bizi buraya getirenin kim olduğunu bulmamız ve sonra sorularımızın cevaplarını ondan öğrenmemiz gerekiyor. Asılında çok basit bir şey söylüyoruz: ”Madem yapan bilir, elbette bilen konuşur” mantıkî bir kaidedir. Kâinatı yapan, içinde dünya misafirhanesini işleten ve insanı bu kâinata kendi isteği dışında gönderen zat, elbette bunun nedenini ve insandan ne istediğini, ancak o bilir ve bildiği için, şüphesiz bildirecektir ve de bildirmiştir…