
Dünyamız’ın bu kadar küçüklüğü ile beraber, bu kadar çok hayat sahibine mesken olması; toprağında, denizinde ve her yerinde bir karış yerin dahi hayat sahibi varlıklardan boş kalmaması ispat eder ki, göklerin yıldızları dahi boş değildir. O yıldızlar da Dünya gibi hayat sahipleriyle şenlendirilmiş, oradaki şartlara uygun mahluklar ve sakinler ile doldurulmuştur. Bu delili şu misal ile daha iyi anlayabiliriz:
Biri bedevi, diğeri medeni iki adam arkadaş olup İstanbul gibi haşmetli bir şehre geliyorlar. O büyük ve muhteşem şehri gezerken uzak bir köşesinde pis, perişan, küçük bir haneye, bir fabrikaya rast geliyorlar. Görüyorlar ki, o hane amele, sefil ve miskin adamlarla doludur. Ve o hanenin her tarafı hayat sahipleri ve ruh sahipleri ile şenlendirilmiştir. Fakat onların yiyecekleri birbirinden farklıdır ve kendilerine mahsus hayat şartları vardır. Bir kısmı sadece bitki yemekte, bir kısmı balık yemekte ve diğer bir kısmı da başka bir şey yemektedir.
O iki adam bu hâli görüyorlar ve sonra bakıyorlar ki, uzakta binlerce süslü saraylar ve yüksek köşkler var. O iki adam uzaklık sebebiyle veyahut göz zayıflığı sebebiyle veya o saraydakilerin gizlenmesi sebebiyle o sarayın sakinlerini, o saraylarda göremiyorlar. Ayrıca şu küçük hanedeki hayat şartları da o saraylarda bulunmuyor.
Şimdi o iki kişiden bedevi olan adam, bu sebeplere binaen, yani görünmediklerinden ve buradaki hayat şartları orada bulunmadığından dolayı: “O saraylar boştur, içinde hayat sahibi yoktur.” der ve ahmakça davranır.
İkinci adam ise der ki: Arkadaş! Şu küçük haneyi görüyorsun ki, hayat sahipleriyle doldurulmuş. Her karışından hayat fışkırıyor. Ve biri var ki, bunları her vakit tazelendiriyor. Her gün bir kafileyi alıp, yerine başka bir kafileyi gönderiyor. Bunları hikmetle idare ediyor. Bak! Bu hane etrafında boş bir yer yoktur. Her yer hayat sahipleriyle şenlendirilmiştir. Acaba hiç mümkün müdür ki, şu uzakta bize görünen şu düzenli şehrin, şu hikmetli süslerin ve şu sanatlı sarayların kendilerine münasipsakinleri bulunmasın?
Ve o saraylar boş bırakılsın!
Elbette o saraylar tamamen doludur ve orada yaşayanlara göre başka hayat şartları vardır. Uzaklık sebebiyle veyahut gözümüzün kabiliyetsizliği sebebiyle onları göremememiz veya onların gizlenmesi ve bize görünmemesi onların olmamalarına hiçbir cihette delil olamaz.Zira görmemek, olmamaya delil değildir. Nice gözümüzün görmediği mahluklar, eşyalar ve hadiseler vardır ki onların varlığından şüphe edilmez.
Şimdi geldik temsilin hakikatine:
Temsilde İstanbul’a benzetilen haşmetli şehir, bu âlemdir ve kâinattır.
O iki adamdan biri; İnkâr eden, diğeri Müslüman’dır.
Şehirdeki küçük hane ise, hanemiz ve evimiz olan Dünya’dır.
Şehirdeki uzaktan görünen yüksek saraylar ise; yıldızlar, Güneşler ve semavatın(gökler) diğer menzilleridir.
Şehirdeki küçük hanenin her tarafının hayat sahipleriyle dolu olması ise, Dünyamız’ın her karışında canlıların ve hayat sahiplerinin bulunmasıdır. Zira denizlerin yüzlerce metre derinliğinden tutun toprağın içine kadar, havadan tutun ağaçların yapraklarına kadar her yer kendine mahsus canlılar ile doludur. Hiçbir yer boş ve hayatsız bırakılmamıştır.
İşte aynen bu temsil gibi, yıldızlara ve galaksilere kıyasla Dünyamız küçük bir hane gibidir. Buna rağmen her tarafı hayat sahipleri ile doldurulmuş, hayat sahiplerine vatan olmuştur. İşte bu hâl apaçık ispat eder ki şu nihayetsiz uzay ve şu muhteşem semavat; Güneşleriyle, yıldızlarıyla hayat sahibi, şuur sahibi mahluklarla doludur ki, Kur’an bunları melaike ismiyle isimlendirir.
Demek meleklerin varlığı, insan ve hayvanların vücudu kadar kesindir. Zira şu zeminimizin semaya nispeten küçüklüğü ile beraber, hadsiz hayat sahibi canlılarla doldurulması, ara sıra boşaltılıp tekrar yeni varlıklarla şenlendirilmesi ispat eder ki: Şu muhteşem yıldızların sahibi olan semavat dahi hayat sahibi mahluklarla doludur.