
1. Niye kadere iman etmemiz gerekir?
Soruyu biraz daha sadeleştirelim: “Niye iman etmemiz gerekir?” olsun sorumuz. İman etmek, “niye gerekir?” sorusunu gerektirmeyecek kadar açık bir gerekliliktir. “İman etmek” deyince, zorunlu bir vecibeden bahsetmiyoruz, geleneksel bir alışkanlıktan söz etmiyoruz. İnsan, yeryüzünde varlığını fark eden, var edildiğini gören biricik varlıktır. Bir taş, sadece vardır; varlığının farkında değildir.
Bir taş insandan çok daha uzun bir süre var olur; Yüz binlerce yıllık ömrü vardır ama bu ömrünün hiçbir anında “var olduğunu” bilmez, varlığını idrak edemez. Taş taşlığının farkında değildir; taş olmayı sanki ona biz öğretiriz, biz hatırlatır gibiyiz. Bir kedi nefes alır verir, yaşar, canlıdır ama hayatta olduğunun farkında değildir; sadece hayattadır. Bir zamanlar hiç var olmadığını bilmez, bir zaman sonra öleceğinin farkında değildir. Sadece nefes alır verir ve nefes alıp verdiğini de bilmez. Ama insan hem vardır hem var olduğunu bilir hem görür hem görüyor olduğunu görür hem yaşar hem yaşıyor olduğunu ifade eder hem ölür hem öleceğini bile ve bile bile yaşar.
İman etmek, insanın varoluş sancısının gereğidir. Yaşadığı çelişkiyi çözme çabasıdır. “Bu böyle yarım kalmayacak…” ümididir. İman etmeyi, dar anlamda bize öğretilen “dinî” bir vecibe değil, evrensel ve varoluşsal bir sonuç olarak görüyorum. Var olan var edildiğini fark eder. Var edildiğini fark eden ise var edeninin kim olduğunu, niye kendisini var ettiğini sorar… İşte, iman etmek bu soruların aktığı varoluşsal yatakta akmaktır. İman etmek, varlığını ve var oluşu imanına şahit kılmakla başlar. İman etmek aktif bir eylemdir; ezber değildir. İman etmek, sıcacık bir çıkarımdır; bir sözü tekrarlamak değildir. İman etmeye, her an yeniden başlarız; hiç bitmeyen sürekli bir eylemdir . Müftülükten alınan sertifika ile tamamlanan bir şey değildir iman etmek.
2. O halde niye kadere iman ediyoruz?
İnsan tamamlanmamış bir varoluşta yaşar. Bulduğu aradığı değildir. Kalıbının razı olduğu dünyaya, kalbi razı değildir. Gövdesinin sığdığı yeryüzüne, gönlü sığmaz. İşte bu tamamlanmamışlık hali bizi, bizi tamamlayacak “öte” ya da “aşkın” bir bütünlüğe yöneltir. Öyle ararız ahireti. Öyle emin oluruz gayb’dan, yani görünmeyen ve bilinmeyenden, yani elle dokunulur olmayandan. İman etmek, emin olmaktır; inanmak değildir. Kadere inanıyor değiliz, kaderden eminiz. Emin olacak derecede bir iman ise, gördüklerimiz, bildiklerimiz, dokunduklarımız üzerinden olur. Varoluştan yüz çevirmiş bir iman taklittir; şahitsizdir. Şahitlilerimiz üzerinden görünür olmayanları “görmeye” yani hesaba katmaya başlarız. Kaderden emin olmamızı söyleyen şahitliklerimiz vardır; nedir onlar deyince, görmeye başlarız.
Öncelikle kaderin ne olduğunu hatırlayalım. Birçoklarının sandığı gibi kader “kara kaplı bir defter” değildir. Aleyhimize yazılmış, bizi mahkûm eden bir “kara yazı” değil kader. Kader cıvıltıdır, kader neşedir, kader aydınlıktır, kader gamzedir, kader tebessümdür. “Kader” kelimesi, “kadar” kelimesiyle aynıdır. Etrafımızdaki, içimizdeki ‘kadar’ların hepsi kaderdir. İnsan tepeden tırnağa kaderdir. Varlık yerden göğe ‘o kadar’lar, ‘bu kadar’lar üzerine yükselir. Çok sevdiğimiz yemek tarifinde onlarca “kadar” vardır, onlarca kader vardır.
Kader, takdir etmektir. Kirpiklerimizin dizilişi de, ağaç dallarının eğilişi de, nehirlerin akışı da, yağmur damlalarının inişi de ‘kadar’lar üzerinden yürür. Ölçü ve ahengin olduğu yerde, denge ve düzenin hükmettiği alanda, ‘takdir’ vardır, kader yazılır. Yani, kaderin olmadığı hiçbir yer yoktur. Şimdi bu cümlenin noktası da kaderdir; o kadar.
3. Her şey kaderimizde önceden belli mi?
Kaderimizde her şey önceden belli; doğru. Ama bu bize belli değil. Yaratıcı’nın hayatımızın her detayını önceden bilmesi, O’nun zamanlar üstü bilgisinden kaynaklanır. Yani O ‘sonradan gören’lerden değildir, ‘olup bittikten sonra bilen’lerden değildir. Ama bu “belli”lik bizim elimizi kolumuzu bağlayan bir bellilik değildir. Bizim ne yaptığımıza göre yazılır bu kader. Yaptıklarımızı, bizim gibi, sonradan bilmiş olsaydı Yaratıcı, belki böyle bir soru sormazdık. Ama önceden bilmesi de aynı şey aslında, ne yaptığımıza göre sonradan yazılan da, ne yapacağımıza göre önceden yazılan da aynı şeydir.
Çünkü yazılanı ya da bilineni bizim davranışımız belirliyor. Yazılan ya da bilinen bizim davranışımızı, seçimlerimizi belirlemiyor. Mesela, bizim de önceden bildiklerimiz vardır. Güneşin İstanbul’da 22 Mayıs 2019’da hangi dakikada doğacağını hesaplayarak biliriz. Bu güneşin kaderidir; ama biz takvim yaprağına öyle yazdık diye o dakikada doğuyor değildir güneş. O dakikada doğacağı için biz öyle biliriz. Yani olgu bilgiyi belirler, bilgi olguyu değil. Bilmelerin hepsi olmalara göredir. Olacakları önceden bilen için de geçerlidir bu…