
Allah Resulü, İslam’ı tebliğ etmeye başladığında bütün uygarlıklarda kölelik uygulaması vardı. İslam’ın yayılma sürecinde yapılan savaşlarda esir alınan Müslümanlar, uluslararası kuralların bir parçası olarak köleleştirilip hürriyetleri gasp edilince, mütekabiliyet (Diplomatik bir terim olarak devletler arası ilişkilerde karşılıklılık) yani karşılıklı esasına göre İslam da köleliği kısmi olarak uygulamak zorunda kaldı.
Müslümanların karşılıklı esasına uymayıp ellerindeki esirleri serbest bırakması düşmanlarını yeni saldırılar düzenleme noktasında daha da cesaretlendireceği gibi köleleştirilen fakat köle alamayan Müslümanları da moral bakımından çökertecekti.
Savaş yoluyla köleleştirmek tek taraflı bir uygulama olmadığından İslam’ın onu da kaldırmasını beklemek siyasi ve askeri açıdan büyük sorunlara yol açacak; köleleştirilmeyen düşman birliklerinin belli bir güce ulaşanları her defasında İslam topraklarına saldıracak, yakaladıkları Müslümanları köleleştirecekti.
İslam’ın ilk yıllarında Müslümanlara karşı yapılan saldırıları önlemenin yollarından biri olarak görülen savaş esirlerinin köleleştirilmesi siyasi manada göreceli bir muhafız işlevi gördü. Bu yüzden sonraki yıllarda da Şer’i ölçülere uygun olan bir savaşta alınan esirler, devlet başkanının siyasi düşüncelerine göre; karşılıksız serbest bırakma, fidye karşılığında salma, idam etme ya da köleleştirme gibi dört seçenekli muameleden birine göre hüküm giydi.
Savaş dışında köleliğin bütün kaynaklarını kurutan İslam, savaş esirlerini karşılıklı esasına göre köle yapmayı “zorunluluk” kapsamında değerlendirdi ve bunu İslam düşmanlarının gücünü kırmak ve Müslümanların menfaatini muhafaza etmekle sınırlandırdı.
Kölelerin rahatını muhafaza, zararlarını giderme, tekrar eski hayatlarına dönmelerini hızlandırma ve imkân nispetinde onlardan sıkıntıyı giderme gibi hususlarda ise o derece iyileştirmeye gitti ki, köleler neredeyse hürlerle aynı imkânlara sahip oldu.