Ateizm Fikri

Allah Kâinatı Yaratmadan Önce Ne Yapıyordu?

Zaman kavramı bizim için var olan bir kavramdır. Zamanı yaratan elbette zamanın dışında olacaktır dolayısıyla zamanın içerisinde Allah’ı düşünmek, onu da zaman kavramına tabi görmek yanlış olur. Bu bir yazarı yazdığı kitabın kelimeleri içerisinde, cümleleri içerisinde aramaya benziyor. Yazar kelimelerin cümlelerin içerisinde olamaz başka bir boyuttadır. Dolayısıyla Allah’ı da yaratmış olduğu zaman kavramının içerisinde düşünemeyiz. O endekste sorular sormamız da yanlış olur.

Bir araba düşünün aklı var şuuru var bilinci var. Bu araba kendi mühendisini düşünmek istese ve kendisiyle kıyaslayarak düşünse şöyle yanlış düşüncelere gider. Acaba benim mühendisimin kaç tane tekerleği var? Acaba benim mühendisimin direksiyonu sağda mı solda mı? Acaba benim mühendisimin motor gücü ne kadar? Kaç beygir gücünde vesaire vesaire. Bu araba kendi mühendisini kendisi ile kıyaslayarak kendisi gibi olduğunu düşünerek hata eder. Hep yanlış sonuçlara varır.

Aynen öyle de bizde Allah’ı düşünürken kendimizle kendi boyut parametrelerimizle (örnek olarak zaman kavramı mekân kavramı)düşünmemeliyiz. Dolayısıyla Allah kâinatı yaratmadan önce ne yapıyordu gibi bir soru yanlış olur. Bu sorunun temelinde “zaman” ve “ezel” kavramlarının yanlış değerlendirilmesi yatmaktadır. İnsan, zaman ve mekân içerisinde yaşadığı için, her hâdise ve hakikati zaman ölçüsüne göre değerlendirmekte ve ezel kavramını da zaman içinde düşünmekle yanlış bir kıyas yapmaktadır. Bu soru böyle yanlış bir kıyasın neticesidir.

“Zaman”, mahlûkatın yaratılması ile başlayan ve içerisinde “olaylar zincirinin birbirini takip etmesi”, “mahlûkatın birbiri ardınca akıp gitmesi” gibi hadiselerin cereyan ettiği mücerred bir kavramdır. Bütün mahlûklar, bu zaman nehrinin içerisinde daima hareket etmekte ve akıp gitmektedirler. Mevcudatın yaratılması, değişimi, yaşlanması ve ölümü hep bu nehir içerisinde cereyan eder. “Geçmiş, şu an ve gelecek” olmak üzere üçe ayrılan zaman, nisbî yani göreceli bir ifadedir.

Yaşadığımız an, bir an öncesine göre gelecek idi, bir an sonrasında ise geçmiş olarak isimlendirilecektir. Bu ve benzeri bütün nisbetler ve izafetler mahlûkata göredir. Yâni, “asır, sene, gün, dün, bugün, yarın…” ancak mahlûkat için söz konusudur. “Ezel”e gelince, ezel zaman itibariyle bir sonsuzluk demek değildir. Ezelde “geçmiş, şu an, gelecek, mekân ve mahlûk” yoktur. Zihin ezel hakkında bir zaman silsilesi tasavvur edemez. Zaman “devir, asır, yıl, ay, gün, saat, saniye, an…” gibi birimlere taksim edildiği hâlde, ezel için böyle bir taksimat yapılamaz. Ezel için bir başlangıç noktası da tasavvur edilemez.

Ezel, mutlak varlığın ancak mekân ve zamandan münezzeh olan Allah’a mahsus olmasından ibarettir. Bu gerçeği, Peygamber Efendimiz (asm.) “Allah vardı; beraberinde başka bir şey yoktu.”(1) hadîsi ile beyan buyurmuştur. O halde “Cenâb-ı Hakk’ın ezelî olması” demek, O’nun kıdemi demektir. Yâni, “yegâne ve tek bir” olan O Vâcibü’l-Vücud’un “evveliyetine bir başlangıç olmadığı” manasındadır. Cenab-ı Hakk’ın ezeliyeti, devam ve bekası hâdiselerin zaman içerisinde akışı şeklinde düşünülemez. O’nun kıdem ve bekâsı hakkında zaman, boyut, silsile, geçmiş zaman, şu an ve gelecek söz konusu değildir. Öyleyse, zaman kavramı maziye doğru hayâlen ne kadar uzatılırsa uzatılsın Cenâb-ı Allah’ın ezeliyeti ile mukayese edilemez.

Zamanın başlangıcından geriye doğru hayâlen gitsek ve şu kâinat gibi milyarlarca kâinat daha yaratıldığını düşünsek, bu hayâli ve vehmî zaman yine Cenâb-ı Hakk’ın ezeliyeti ile beraber olamaz ve O’nunla kıyasa girmez. Zira böyle bir mukayese, Kadîm’i (evveli olmayanı) hâdis (sonradan yaratılan) ile mahlûku Hâlık ile sonu olanı, sonsuzla mukayese etmek demektir. Bu açıklamalardan anlaşılacağı gibi; Cenâb-ı Hak Kadîm’dir, ezelîdir; zaman ise mevcudatın yaratılması ile başlamıştır. Mevcudat yaratılmadan önce zaman yoktu ki, Allah hakkında böyle bir soru sorulabilsin. Bu soru ancak şöyle sorulabilir:

“Ezelde Allah vardı. O’nunla beraber hiçbir şey yoktu. O hâlde ezelde Allah ne yapıyordu?” Bu soruya cevap vermeden önce şunu ifade edelim ki, ezelde bir şey yapmak Cenâb-ı Hakk’a -hâşâ- vâcib olmadığı gibi, bir şey yapmamak da O’nun için bir noksanlık değildir. Zira O, mahlûkatı yaratmasa da sonsuz kemâldedir. Yâni, mevcudatı yaratmakla kemâlinde bir artış, yaratmamakla da bir noksanlık olmaz. O Zât-ı Zülcelâl, lütuf ve keremi ile dâire-i ilmindeki bu mahiyetlere harici vücud giydirmeyi irâde buyurdu. Ve “kün” emrini verip mevcudatı halk etti. Bu halk ve icad mahlûkat için bir ihsan, lütuf ve ikram idi. Yoksa mahlûkatı yaratmakla O Zât-ı Akdes’in kemâlinde bir artış olmamıştır.

Şu hususu önemle belirtelim ki, Cenâb-ı Allah’ın gerek kendi zâtını müşahede etmesi, gerekse ilmindeki eşyanın mahiyetlerini takdir ve tanzim etmesi zaman içinde değildir. Yâni bunlar bir zaman silsilesi içerisinde düşünülemez. Ezeldeki bu müşahede, bu takdir ve tanzimi insan aklı idrak edemez. Bunun hakikatine ne bir melek-i mukarrebin, ne bir nebiyy-i mürselinidrâk ve marifeti kavuşabilir. Bu hakikat, ancak Allah’ın malûmdur.
(1) Buhârî, Megâzî, 67, 74, Bed’u’l-Halk 1, Tevhid 22; Tirmizî, Menâkıb, 3946.